YOLUN AÇIK OLSUN REİS! Anadolu Ajansı’nın seçkin muhabirlerinden birisi Selçuk Aval... İşçi bir baba ve ev hanımı bir annenin ilk çocuğu... Henüz 17 yaşındayken babasını kaybeden Aval, kardeşlerinin okumasına yardımcı olmuş. Genç yaşta omuzlarına binen aile sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmiş bir ağabeyi... Belki de bu sorumluluğun verdiği olgunluktan olsa gerek yakın arkadaşları ona hep ‘Reis’ diye hitap ediyor. Aval, “Gazeteci olunmaz doğulur...” diyenlerden. Daha ortaokul öğrencisiyken tatil günlerini değerlendirmek için gittiği Hürsöz Gazetesi’nin matbaasında tanışmış mürekkep kokusuyla. Bir daha da ayrılamamış. Kuşağının en birikimli habercilerinden birisi olan Aval, Erzurum için heyecanlanan, üzülen, sevinen ve “Bu şehri çok seviyorum” derken bile gözleri parlayan gazetecilerden. Erzurum’un muhalefetsiz kalışından, tek ses ve tek renk oluşundan, durağanlaşmasından şikâyetçi. Erzurum hakkında hayli İlginç tespitleri ve farklı bir bakış açısı var. Ankara’ya tayini çıktığı için bu günlerde çok sevdiği Erzurum’dan ayrılma hazırlıklarında olan Selçuk Aval ile Anadolu Ajansı’nın o yoğun haber trafiği arasında doğup büyüdüğü şehri ve gazeteciliği konuştuk. O.B
Çocukluğumdan beri bu sektörün içindeyim. Daha ortaokulda okurken tatil günlerinde Hürsöz Gazetesi’ne giderdim. Liseyi bitirdikten sonra da üniversiteye gidemeyince Tercüman Gazetesi’ne geçtim. Tercüman Gazetesi’nin Erzurum Bürosu adeta bir okuldu o zamanlar. Haberciliğe işte o okulda Demir Bilirdönmez’in öğretmenliğiyle başladım. Heyecanlı bir dönemdi. Bir gece ansızın askere gitmeye karar verdim. Askerlik yaptıktan sonrada Anadolu Ajansı’na girdim. Tam 33 ay kadrosuz olarak muhabirlik yaptım. Sağ olsun dönemin Bölge Müdürü Esat Bindesen’in gayretleri ile kadro aldım. 15 yıldır da kadrolu olarak çalışıyorum. Nasıl geçti hiç farkında değilim ama 25 yıl olmuş.
Gazetecinin görevi eksikleri görüp düzeltilmesi için kamuoyu oluşturmaktır. Ancak bu eksiklikleri görüp kamuoyuna duyurduğunuzda sorumluları sizi sevimli bulmuyor. Kendilerine göre onlarda haklılar. Ancak bizde görevimizi yapıyoruz. Haber ajanslarında çalışan gazeteciler isimsiz kahramanlardır. Haberlerimiz yayınlanır ama imzalarımız yoktur. Ancak ajanların özellikle Anadolu Ajansı gibi bir kurumda çalışmanın şu güzelliği de var. Yaptığınız bir haber, yüzlerce internet sitesinde, onlarca gazete ve televizyon kanalında yayınlanıyor. Etkisi daha fazla oluyor. Başka bir deyimle bir gazeteniz yok bütün gazeteler sizin.
Ben doğal olarak rutinin dışında bir şeyler yapmak istiyorum. Haber yaşamdır. Yaşamın özüdür haber. Yaşama dair olan her şey haber konusu, haber malzemesidir. Örneğin şehirler için hazırlanmış telefon rehberinden bile haber olur. Telefon rehberinden bile haber yaptım ben. İlginç soyadları, ilginç mahalle ve sokak isimlerini derledim. Gazeteler geniş geniş kullandı. Bir gazeteci olarak yeter ki siz bir bakış açısı yakalayın gerisi gelir. Bende farklı bir bakış açısı yakalamak için uğraşıyorum işte.

Erzurum’a dönersek Doğu’nun Paris’ine neler oluyo?
İşimiz gereği sık sık bölge illerine gidiyoruz. Kars’ı, Iğdır’ı görüyoruz. Kars hızlı bir şekilde değişim yaşıyor. Iğdır hızlı bir şekilde gelişiyor. Kars Doğu Anadolu Bölgesi’nde bir kültür merkezi oldu. Uluslararası filim festivalleri düzenleniyor. Birçok sosyal ve sanatsal etkinlik gerçekleştiriliyor. Kars bile bizi geçti. Biz ise yerimizde sayıyor, hatta ger geri gidiyoruz.
Herkes aynı sıkıntıdan rahatsız. Neden böyle oluyor?
Biz bir şey yapanın önüne engel oluyoruz. Bu şehirde bu şehir adına iyi şeyler düşünenler nedense hep ikinci plana itiliyor. Bu şehir takdir etmeyi bilmiyor. Ne zaman insanları yaptığı başarılı işlerden dolayı takdir edersek o zaman Erzurum kabuğunu kırar. Erzurum, dadaşlık kültürün en önemi özelliği olan aksiyon ruhunu kaybetmiş. Renksiz, durağan, tek kutuplu sessiz muhalefeti olmayan bir şehiriz.
Erzurum bu durağanlığı nasıl aşacak, bu sessizlikten, renksizlikten nasıl kurtulacak?
Erzurum son 20 yıldır hep bekliyor. Ama neyi beklediğini de bilmiyor. Hep bir şeyleri umut ediyor ama asıl umudun kendisi olduğunu unutuyor. Eğer biz son 20–25 yıldır süren patinajımızdan kurtulmayı istiyorsak kimseyi beklemeyeceğiz. Bir başkası gelip çamura saplanmış aracınızı kurtarmayacak. Yani öncelikle bu şehri seven insanlar demokrat olacak. Çok sesliliğe izin verecek. Çok sesliliğin olmadığı bir yerde başarı olmaz. Muhalefetin olmadığı bir yerde başarı beklemek imkânsızdır. Biz, Erzurumlular olarak birçok kavramı karıştırıyoruz. Kendimize biçtiğimiğiz kalıpları yanlış algılıyoruz. Bu şehirde her şey ayıp. ‘Aman susalım ayıp olmasın’ gibi bir ilkel anlayışın içinde kıvranıyoruz.
Bu durum Erzurum’un tarihi yanılgılarından birisi değil mi?
Hayır... Erzurum’un üzerinde görünmeyen bir korku bulutu var. Bu şehrin insanı hep korkutulmuş. Bakın ben son zamanlarda Erzurum’la ilgili kitapları derlemeye çalışıyorum. Güzel bir Erzurum Kütüphanesi oluşturabilir miyim diye bir çabam var. 100’e yakın Erzurum ile ilgili kitap topladım. Bu araştırmalarım sırasında görüyorum ki tarihi Erzurum insanın yapısı çok aktif, cevval, hareketli, çevik ve gözü kara... Bugüne bakıyoruz, insanlarımız ne aktif, ne çevik, ne de gözü kara. Her şeyden korkar olmuş.
Bu korkaklık neden kaynaklanıyor?
Neden olacak insanlar oturduğu koltukları kaybetmemek adına ya da yeni oturacakları koltukları umut etmek adına susuyorlar da ondan. Yerel muhalefeti yok bu şehrin... O eski muhalif siyasetçilerini kaybetti Erzurum. Bu şehirde konuşan 3–4 gazeteci kaldı. Bazen onlarda susarsa ne olur bu Erzurum’un hali diye düşünüyorum ve iyice karamsarlığa kapılıyorum.
Erzurum’da güzel şeylerde oluyor. Örneğin 2011 organizasyonu var. Erzurum için güzel bir gelişme değil mi?
2011 Erzurum için elbette önemli, şehre yeni bir ufuk açacak. Bu fırsatı iyi değerlendirirsek Erzurum için bir kazanım olur. Yoksa dört tane tesisten başka bir şey kazanamaz Erzurum. Olaya daha evrensel bakmalıyız. Ben her zaman iddia ediyorum. Bu şehirde her kademede yönetime aday olan adayların ilk önce pasaportlarına baksınlar. Eğer 5-6 ülkeye gitmiş olan varsa onu seçsinler. Burada doğup büyümüş. Burada yaşamış, sadece askerlik için Erzurum dışına çıkmış birisini ‘buyur bu şehri yönet’ diye seçersek ne değişir ki? Ufuk derken bundan bahsediyorum.
Çok gezen mi çok okuyan mı?
Hem okuyan hem de gezen olsun. Ancak unutmayalım ki, insanların görsel hafızaları daha kuvvetli o zaman çok gezenlerin ufukları daha da açık olur. Dünya görüşleri de daha farklı... Herkes, ‘2011 gelecek gökten para yağacak’ sanıyor. Yok öyle bir şey. Bu organizasyon sadece yoğun sportif faaliyetlerin yaşandığı iki haftalık bir süreç olacak. Erzurum ciddi anlamda dünyaca tanınacak, adını duyuracak. Mühim olan bu fırsatı çok iyi değerlendirerek Erzurum’un geleceğini şekillendirmek.Bunu başarabilir miyiz? Şimdiden onu sorgulamalıyız.
Biz yine gazeteciliğe dönelim…
Ben bu şehri çok seviyorum. Basını bu kadar güçlü olan bir şehir neden bu kadar gerilerde kalıyor? Bakın Trabzon’dan da, Diyarbakır’dan da Erzurum’daki basın sektörü çok güçlü. Diyarbakır basını terör, Trabzon basını spor odaklıdır. Ancak bu şehirde görev yapan basın mensupları çok yönlüdür. Bir gazeteci Erzurum’da sabah ekonomi, öğlen kültür sanat, akşam bir araştırma haberini takip eder. Bunun içinde Erzurum’dan başka illere giden arkadaşlarımız çok başarılı oluyor.
Şehri yönetenlerde Erzurum basınından şikâyetçi?
Özeleştiri yaparsak onlarda kendilerince haklılar. Bakın Erzurum’da 18 günlük gazete, yayınlanıyor. Bütün ajansların bölge müdürlükleri, büroları var. Radyolar televizyon kanalarımız, internet haber partallarımız var. Ama kalite her geçen gün düşüyor. Bunda biz basın çalışanları da suçluyuz. Yeni kuşak gazeteci arkadaşlarımız çok umursamaz ve donanımsız. Kendisini yetiştirmiyor. Sektörümüzde usta-çırak ilişkisi etik değerler hızla tükeniyor.
Alaylı dönemi bitti şimdi iletişim fakülteleri, meslek okulları var. Ustalara gerek var mı?
Gazetecilik saha işidir. Salt teorik bilgiyle yapılmaz. Geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan rahmetli Yusuf Şenocak ile beraber habere giderdik. Yusuf Ağabey, iyi bir muhabir olmasının yanı sıra çok iyide bir foto muhabiriydi. Ben o zamanlar 4-5 yıllık profesyonel muhabirdim ama onla karşılaştığım her haber takibi sırasında diyafram, enstantane ayarları sorar, o birikiminden yaralanmaya çalışırdım. Şimdiki genç arkadaşlarda o heyecan ve öğrenme, meslek büyüklerinin birikimlerinden yararlanma arzusu yok. Şimdikiler bir şey öğrenmek, sormak yerine senden daha usta edalarına bürünüyorlar. Bu meslekte usta olmak kolay değildir. Biz bu işi Durdemir Bilirdönmez’den, Sayıl Narmanlıoğlu’ndan, Esat Bindesen’den, Bedri Turhan’dan öğrendik... Biz hep sorardık, onlarda bildiklerini paylaşırdı. Biz sormaktan imtina etmedik, onlarda emek vermekten bıkmadılar. Öğretmenin bu kadar çok olunca donanımlı yetişiyorsun. İletişim Fakültesi’nde okuyan arkadaşlarımızın bizi tanıması, bizden faydalanması için illa staja mı gelmeleri lazım. Normal zamanda kapımızı çalan kimseyi görmedim. ‘Abi bir ajans havasını hissetmek, istiyorum. Şurada bir iki saat oturabilir miyim, şu haberi nasıl yazıyorsunuz?’ gibi bir arzuları yok.. Ben halen meslek büyüklerim ve aynı kuşaktaki arkadaşlarımla oturup konuştuğumda bir şeyler öğreniyorum. Heyecanlanıyorum. Gazetecilikte öğrenmenin sınırı yoktur.
Sizi en çok heyecanlandıran haber neydi?
Terörist cesetleri... O haberi hiç unutamam. O dönem Tercüman’da çalışıyorum. PKK, yeni çıkmış. Hep terör olaylarını yazıyoruz, eylemleri haber yapıyoruz ama kimdir bu PKK’lılar? Gören yok. Fikret Dadaş ile birlikte Tunceli’de bir operasyon sonrası ele geçirilen teröristlerin fotoğraflarını çektik. O zamana kadar hiç bir yerde terörist cesedi yayınlanmamış Türk basınında ilk kez bizim fotoğraflarımız gazetede manşetten çıkmıştı. O haberdeki heyecanımı unutamam.
En çok duygulandığınız haber?
Bir şehit cenazesiydi. Gazetecilik biraz doktorluk gibidir. O fotoğraf makinesinin vizöründen bakarken farklı bir dünyaya girersiniz. Şehit töreninden fotoğraflar çekiyorum. İki yaşında bir çocuk, şehit babasının fotoğrafıyla oynuyor. Her şeyden habersiz. Ben o vizörden onu izlerken deklanşöre basıyorum. Karmaşık duygular içerisindeyim. ‘Bu çocuk babasını hiç tanımayacak. Onu sadece fotoğraflarda görecek’ diye düşünüyorum. Bir arkadaşımın uzattığı mendille kendime geldim. Gözyaşlarımı tören boyunca tutamamıştım.
Sonuçta biz gazetecilerde insanız değil mi?
Bingöl depreminde yıkılan yatılı okulun enkazı altından çıkarılan öğrencilerin cansız bedenlerine sarılan velileri görüntülemeye çalışan bütün gazetecilerin nasıl gözyaşı döktüğü unutulur mu? O aileler ile birlikte az ağlamadık. Bir cansız bedene nasıl gözyaşı döküyorsak, aynı enkazdan bir kaç saniye sonra bir canlı çıkarıldığında coşkuyla sevinç çığlıkları atıyorduk…
Son olarak neler söyleyeceksiniz?
Biz gazeteciler bazı şeyleri farkında olmadan kaçırıyoruz. Bir haber nedeniyle birileri şikâyetçi olmuş. İfade vermek için savcılığa gittik. Savcı bizi karşısına aldı,‘Siz gazetecileri ben hep haylaz çocuklara benzetirim. Başınızdan hiç yara bere eksik olmaz. Onun içinde severim sizleri” dedi. Evet biz gazeteciler gerçekten yaramaz çocuklar gibiyiz. Hızlı ve yoğun yaşamı seven insanlarız. Normal insan günü 24 saat yaşıyor ise, biz 36 saat, 48 saat yaşıyoruz. Yaramaz çocuklarız ama kimsenin camını kırmıyoruz. Sadece mahallemizdeki kırılmış camların yenilenmesini istiyoruz. Bu isteğimizden dolayı kimse bize küsmesin olur mu? (www.erzurumajans.com)









































Erzurum 3 °C











