22 Kasım 2019 Cuma
Anasayfa > Röportaj > İşte bizim Erzurum'un Amerikalı Adem'i

İşte bizim Erzurum'un Amerikalı Adem'i

26.06.2012 21:30 12 14 16 18 yazdır
Çocukluğunda Aşkale'de bayır bitkilerini mikrofon gibi kullanıp gazeteciliğe özenen Adem Keleş, bugün başarılı bir haber kameramanı.
İşte  bizim Erzurum'un Amerikalı Adem'i
Akşamüstü eve doğru giderken, Taksim Meydanı'nda karşılaşıyorum Adem Keleş'le. Tesadüfün böylesi; yanımda fotoğrafçımız Mustafa Seven de var. Adem yapılan bomba ihbarına koşarken kapıyorum mikrofonu elinden Adem'in. Haberin asılsız olduğunu anlayınca, Talimhane'deki restoranlardan birine oturuyoruz. Fırsat bu fırsat hemen giriyorum lafa...

- Neden kameraman oldun sen Adem? Nasıl gelişti olaylar?

Ben Erzurum'un Aşkale'ye bağlı Yayla Köyü'nde doğdum. 10 yaşıma kadar oradaydım. TRT vardı o dönem hayatımızda. Erkan Yolaç'ın 'Evet-Hayır' yarışmasını seyrederdim, çok özenirdim. Bizim orada bayırlarda yetişen tüylü bir bitki vardır, kendisi tahta gibi, tohumluğu ise top gibi. Onu mikrofon yapardım. Halama, amcama, komşulara sorular sorardım onu uzatıp. Beşi erkek, ikisi kız, toplamda yedi kardeştik. Babam da dedem de ileri görüşlü insanlardı. Dadaşız biz. Çok varlıklı bir aile değildik. Sonra Erzurum'a taşındık. Çalışmak ve okumak zorundaydım. Akşam lisesi son sınıftaydım. İmkansızlıktan ikinci el kitaplar ya da arkadaşlarımın kitaplarıyla idare ederdim. O dönem yerel özel televizyonlar henüz açılmıştı. Tesadüf iş ararken, bana yerel bir kanal 'Muhabirimiz ol, işe alalım seni' dedi.

- Bu kadar kolay mı yani?

Nerede! Önce stajyer olarak işe alıp para vermeyeceklerini söylediler. Kabul ettim. İşi öğrenmeliydim. O zamanki muhabirler kanala birkaç haberle zor dönerken, ben akşamları dört beş haberle gelir, kurgulayıp metinlerini bile yazıp teslim ederdim. Başarılı oldum demek ki, habere geçiverdim hemen. Çok kıskandı eski çalışanlar, gitmem için neler neler yaptılar! Ama ikinci ay maaş ödemeye başladı kanal.

- Bugünkü kadar kurmaca yoktu o yıllarda, günde 30 haber satmak adına... Özgür müydün günümüzle kıyaslandığında?

1990'lar Yıldırım Aktuna, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan'ın dönemiydi. Özgürce, tarafsız, sansürsüz haber yapabiliyorduk. Bugünkü gibi değildi elbette şartlar. Büyük televizyonların bölge temsilcilikleri henüz açılmaya başlamıştı.
× Ben de saydığın isimlerin dikişlerinde çalıştım o yıllarda ama temsilciliğimiz olmadı!
Kahkahalar sokağa yayılınca çarşaflı ve peçeli Arap turist kadınların dikkatini çekiyoruz. Yemeklerimiz masaya gelip de içeceklerimizi yudumladığımızda iyice keyif almaya başlıyor ve sohbete devam ediyoruz.

DOKUZ KİLO YÜKLE ÇALIŞMAK

- Ya sonra?

Mustafa Gültekin Ağabeyim vardı. Çok yardımlarını gördüm onun, hiç unutmam. O zaman Ulusal Basın Ajansı'ndaydım ve ATV yeni açılmıştı. Bir gün beni yine habere yolladılar. İranlı bir konsolosun da katıldığı, iftar yemekli bir toplantıya. Necmettin Erbakan başbakandı o dönem. Bir şeyler olacağını hissettim; kamerayı yarım saatten fazla kayıtta bıraktım. Onlar yemek yerken ben pür dikkat izliyordum. İlk büyük ses getiren haberimdi o haber. Başbakanlık'ta mollalara yemek verilen bir dönemdi. Bir de o yıllarda kasetler uçakla yollanırdı merkezlere. O olayda kasetin içeriği bile bilinmeden tüm kanallar satın almıştı haberi. Ve böylece Ankara'ya geçtik. Ali Kırca, Oğuz Haksever, Ayşenur Yazıcıoğlu da kanalda. Çok güzel işler yapmaya başlamıştık.

- Peki, İstanbul'a nasıl geldin?

Tek pantolonum vardı. Akşam yıkar, sabah kurumamış olsa bile giyerdim. Bir arkadaşım böbrek hastası bir çocuk için kampanya başlatmıştı. 'Gel, belgeselini çekelim' dedi. Ona çok şey borçluyum. Evliydi ve bir de bebekleri vardı. Onlarda kaldım ilk başta. Her şey kötü gidiyordu. Yeri geldi aylığı 200 liraya hamburgercide şapka takıp kasada çalıştım. Sonra Hasköy'de aylığı 50 TL'ye bir göz gecekondu tutup kendi evime çıktım. Sonra CNNTürk'e girdim. Oraya da stajyer olarak aldılar ilk önce ama sonra önüm açıldı.

- Kaç kilo bu kamera? Vizörden baktığında diğer insanlardan farklı ne görüyorsun?

Standart bir kamera, aküsüyle birlikte dokuz kilo. Kamera araç. Vizörden tek gözle baktığımda her şeyi görüyorum. Biz alışmışız; 45 dakika sabit durup omuzda titretmeden çekim yaparken, diğer elimle cebimden para çıkarıp simit aldığım bile olmuştur. İnsanların iki gözüyle bile şaşı gördüğü günümüzde, biz tek gözle doğruyu görmek zorundayız. Zaten tek başına görüntü de yetmez. Diyalogları, sesleri, hepsini almalısın ve her şeyden önce çok hızlı davranmalısın.

- Gelelim Habertürk'e...

Eski Habertürk bana çok şey öğretti; özgür olmayı, bağımsız haberciliği... Hatta işe şortla gitmeyi! Rahmetli Ufuk Güldemir farkı işte. Bakırköy'deki günleri hiç unutamam. Sadece iki kişiydik, ekonomi kaydında dekoru elle tutuyorduk sırayla. Sonra Sefaköy'e geçtik.

- İlk çalışmamız orada başladı seninle. Geceleri yemek yok, su yok. Havalandırmayı açsan toz fışkırıyor. 'Toplu İğne'yi çektiğimiz yıllar. Sonra da Skytürk'te de beraberdik, 'Çengelli İğne'yi yapmıştık.

Evet, Skytürk'te meslek hayatımın en güzel ve önemli işlerini yaptım. Sıcak savaş bölgeleri, depremler, yangınlar. Sonra da şimdiki yeni Habertürk'e girdim.

LİNCİN PERDE ARKASI

- Gelelim şu Diyarbakır'daki acı olaya. Şirin Payzın'ınki gibi ufak bir tokat değildi yediğin... Neden bir linç girişimi yapıldı sana?

Referandum zamanıydı. Bölgeye yolladılar beni. Diyarbakır Cezaevi ile ilgili bir dosya hazırlanması gerekiyordu. Çalıştığım arkadaşım İstanbul'a dönmüş, yerine çok iyi bir adli muhabir olan Yasemin Güner gelmişti. Çok güzel hazırladık birlikte haberi. Çekimin son günüydü. Kahvaltıda 'son dakika' haberi gördük. Hakkari'de bir mayın patlamış, arasında sivil köylülerin de olduğu 10 kişinin yanı sıra bir de çocuk ölmüştü.
'Kalk' dedim Yasemin'e, 'Hemen gidiyoruz.' 17 Eylül 2010'da oldu olay. Hakkari'ye vardığımızda şehir o kadar gergindi ki! Etrafta köylüler dışında pek kimse yoktu, hastanenin morguna ulaştık.
Adem'in sesi titriyor, hareketleri yavaşlıyor anlatırken. Adeta o anı yaşıyor yeniden...
Önce temkinli davranıp uzaktan çalışmaya başladık. Ancak mırıltılar tedirgin edici bir hal alıyordu. Her şeyi basının yaptığını, mayını da askerin patlattığını söylüyorlardı. Yasemin gazetecilik aşkıyla 'Haydi gidelim, ailesiyle konuşalım' dedi. 'Gitmeyelim' dedim.
Biliyordum oradan sağ salim çıkamayacağımızı. Kimseyi suçlamıyorum tabii. Oradaki herkes haklıydı, acıları vardı.

Önce sataşmalar başladı. Biri Yasemin'e bağırmaya başladı ve vurdu. Ben hemen Yasemin'i çekip 'Derhal çıkıyoruz' dedim. 'Sen çabuk kaç!' diyerek onu itekledim. Kameram açıktı ve arkamda tutuyordum. Mahşer yeri gibiydi, yüzüme yumruklar yağıyordu. Amacım artık sadece sağ kalmak olmuştu. Saldıranların sayısı yüzü bulmuştu. İnsan seli üzerime geliyordu. Tam çemberi yarıp kurtulmaya çalışırken bir çelme taktılar. Düştüm. Kameram parçalanmıştı. Parçalar kucağımda, embriyo pozisyonunda yüzümü korumaya çalışıyordum. Ekmeğim gözlerimdi. Onları kaybedersem aç kalırdım.

- Bu duyguyu bilirim. Bana da 80 öncesinde Şehzadebaşı'ndaki İlim Yayma Cemiyeti'nden saldırmışlardı. Odunlar, takunyalar, yumruklar yağıyordu dört bir yandan. O an acı hissetmiyor insan. Beni arkadaşlarım kurtardı. Sen nasıl kurtuldun?

Ayağa kalkmak istedim ama bacaklarım yoktu sanki. Yediğim bir tekme sol kalçamı kırmıştı. Kendimden geçmek üzereydim. İşte o anda bir köylü üzerime kapandı, 'Adın ne senin?' dedi. Söyledim, 'Seni kurtaracağız' dedi. Her nasılsa iki zabıtayla beni çekip almışlar ve o vaziyette bir minibüse atıp kaçırmışlar. Hayal meyal polislerin bizi gördüğünü hatırlıyorum. Herkes vardı orada ama devlet yoktu.

Kameram hep koynumdaydı. O dönemde eski işyerimden 3-4 ay maaş alamadığım için ayrılmış ve bu işe yeni girmiştim. Kaygılıydım. Borçlarım vardı. Doktor bana '3-4 ay çalışamazsın' dedi. Neyse ki işten atmadılar, destek de oldular, ihtiyaçlarımı karşıladılar.
Perdem bile açık kalsa korkar olmuştum. Sanki molotof atacaklar gibi geliyordu içeri. Basında pek yer almadı olay. Birkaç köşe yazarı yazdı o kadar. Belki bir televizyonda da geçmiş olabilir.

- Bugün yine gider misin oraya?

Altı ay sonra yine gittim. Yine giderim. Bu, benim işim. Travmayı geride bırakmıştım, etkilenmiyordum artık ama Yüksekova'da bir polise linç girişimi oldu gözümün önümde. İşte o an aynı duyguları bir kez daha bedenimde hissettim.

HER ŞEYİN SUÇLUSU KAMERA

- Hedef neden kamera sence?

Her şeyin suçlusu kamera oluyor bazen. Çünkü herkes kendi açısından yorumlu veriyor artık haberi. Durum böyle olunca haberler gerçeklerden uzaklaşıyor. Oto sansür ya da çıkarlar devreye girince, her şey farklı algılanıyor. 90'lı yılların haberleri yok artık.

Yemeğimizin soğuduğunu bile fark etmiyoruz. Ülkenin gerçeklerinden sıyrılıp biraz konuyu değiştirmeye çalışıyorum. Haber değeri olan her şeyi malzeme yapan Adem'e televizyon seyredip seyretmediğini soruyorum. Aslında belgesel kameramanı olduğundan sadece bazen belgesel ve haber izlediğini söylüyor. Hatta hangi haberin hangi arkadaşı tarafından yapıldığını bile ayırt edebildiğini anlatıyor. Farklı kurumlar bile olsa, herkesin birbirine haber pas edebildiğini de öğreniyorum ondan. Üniversitelerde okumuş, işe yeni başlayan gençlerin yetersizliğinden yakınıyor.

Derken medya dedikodularına dalıyoruz. Onları tabii ki buradan size aktaramıyorum; sansür olduğundan değil, sadece bazılarının rahatsız olmasını istemediğimden... Adem'in Atatürkçülüğünü ve aydın fikirlerini her zaman çok sevdim. Irak Savaşı'nda pazaryerinde patlayan bombaları konuşuyoruz, kurumsal şirketlerin kadrolarını, yolsuzlukları... Kaynayan kazan Ortadoğu içimizi bayıyor, son kadehi devirirken Adem noktayı koyuyor. Demokrasi araç mı, amaç mı belli değil. Artık eskisi gibi görmüyorum hayatı. Gözüm vizör olsa da, gönlüm hala özgür... Düşer mi pazaryerinde kan gölüne ayın aksi? Düşer mi pazaryerine demokrasi?
Hesabı ödeyip birlikte caddeye çıkıyoruz. O kamerası elinde çalıştığı kanala doğru yola çıkarken, ben de taksiye binip Selami Şahin konserine gitmek üzere başka bir hayata adım atıyorum. Onun arkasında benim önünde olduğum kamera, gece dinlenmeye koyuluyor, biz yaşamaya devam ediyoruz. (BARBAROS ŞANSAL/ Akşam)
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorinin Diğer Haberleri