25 Mayıs 2017 Perşembe
Mustafa DUMAN

Sagu

31.10.2016 13:16:51 12 14 16 18 yazdır
Yazar : Mustafa DUMAN
            İthaf Yerine

            Öncesi ve sonrası vardır fakat esas olarak 1973 yılında, biz davanın sırtındaydık ve dava da Şeref Kara'nın sırtında. Atatürk Üniversitesinde Ziraat Fakültesi Ülkücülerinin başkanı. Malya Ovası Savaşından sağ kurtulan Türkmen yoktur fakat onu tanıyan herkes, içinden de olsa, en az bir kişinin ovadan sağ çıktığına inanır. Şeref Kara' ya ithaf etmek üzere başladığım yazıyı bitirdiğimde baktım ki Şeref Kara'dan başka bir şey yazamamışım. Sonra, yazıyı kanaatine hürmetim olan arkadaşlarım okudular ve içlerinden biri giriş kısmının olması gerektiğini söyledi ki haklıydı. Madem eksiği bol bu yazıyı ihtar üzerine bir eksiğinden kurtardım, bir eksiğinden daha kurtarayım:  Bir kıymeti olacaksa bu yazının eğer, Sarı Keçililere, Ayşe Acar'a ve Süleyman Çobanoğlu'na minnetimizden düşülsün.

            Alp Er Tunga

            "Şah-ı Âlem pekir esli,

            Afrasiyab Oğuz nesli."

            Bu iki mısra, Uygurların Yusuf - Ahmed destanından ve biz önce destanlara inanırız. Kaşgarlı Mahmud'un divanında mukayyet olduğu üzere destanın aslı fakir ve nesli Oğuz Efrasiyab'ı Alp Er Tunga'dır.

            Uygurlar, Karahanlılar ve Selçuklular. Üçü de kendilerini Efrasiyab'dan başlatmışlardır. Şahitlerimiz, Kaşgarlı ile birlikte Cüveyni ve Ebul Gazi Bahadır Han. Ebul Gazi'nin Şecere-i Terakime'sinden küçük bir bölümü dikkatinize arz edeyim: "Selçuklular, Türkmenin Kınık boyundanız dediler ve ... atalarını sayıp otuz beş göbekte Efrasiyab'a eriştirdiler."

            Türkmeni zaten biliyorsunuz. Tarihimizin yarısı onlara dair malumattan ibaret ve muhakkak ki sizin malumatınız benden daha fazla. Öyleyse tarihî olmayan iki malumu hatırlatmama müsaade edeceksiniz. Birincisi, Türkmen'in kendi dilinden:

            "Ekin ekme, eğlenirsin

             Bağ dikme, bağlanırsın

             Sür keçiyi, çek deveyi

             Gittikçe beğlenirsin"

            İkincisi de Kemal Tahir'den: "Şu bizim akılsız Türkmenimiz, bir tavuğu olsa kesip yemez de bekler ki bir misafir gelsin ikram edeyim."

            Firdevsi malum. Şehname  yahut Şahname'si de malum.  İran - Turan savaşları orada, daha doğrusu onun gözünden orada. XII. asırdan itibaren Türkiye'de karşımıza çıkacak Keykavus, Keykubat ve Keyhüsrev isimleri; Keyani hükümdarlarınındır ve o isimler de orada.

            Şehname'ye göre, Efrasiyab'ı Güderz ve Rüstem isimli kahramanları mağlup eder ve ağıt'ımıza 'ödlek' olarak giren Keyhüsrev öldürür. Bize kalan 'sagu'dur:

            "Alp Er Tunga öldü mü

             Issız acun kaldı mı

             Ödlek öcün aldı mı

             Emdi yürek yırtılır"

            Selçuklular

            Adlarını Dukak oğlu Selçuk'tan alırlar ve hikâyeleri Aral'la Hazar'ın, yani iki bahrin arasından başlar. Davarları ve atları için bol otlaklı geniş yaylalar ararken Müslüman olurlar ve Müslümanlıkları Malazgirt'ten en fazla yetmiş yahut seksen yıl evveline dayanır.

            Devleti kuran, torunlardır. Çağrı Beğ ile Tuğrul Beğ. Çağrı Beğ, banisinin büyük dedesi Alp Er Tunga olduğu rivayet edilen Merv şehrini 1037'de alır. İç kaleye girer, atının örtüsünü yere serer ve üzerine oturur. Tahtı odur.

            Otağ da yurt da çadır demektir. Beğ'in, Yabgu'nun yahut Kağan'ın çadırından 'otağ' diye bahsetmek âdet olmuş ve biz biraz melale aşinaysak otağ yüzündendir. Od'dan gelir ve Ocak'a gider. Odu olan ocaklı çocukları hep birlikte ve pek çabuk nisyana gömdük diyerek o bahse girmeyeyim haydi.  Ocak diye bahsedilen haneler ve aileler üzerinde birazcık düşününüz.

            Taht da saray da Farsın ve Farisî'nindir. Türkmeninki, atın örtüsü ve çadır. 'Melik-ül Mülûk oldular ve imparatorlukları Sancar döneminde, atın örtüsü ve  çadırda kalanlar yüzünden sona erdi. Bence Sultan Sancar masumdur.

            Çağrı Beğ'imize dönersek, Maveraünnehir'in Türkmenleriyle Horasan'a iner ve oradaki Türkmenleri de etrafına toplar. Yanılmayasın hocam. Alpaslan'a kalan ordu budur ve fatihler bunlardır: Maveraünnehir'in ve Horasan'ın Türkmenleri. Tabi emirlik Mervanilerden gelen kısm-ı ekseri Kürt ve kısm-ı ekalli Arap asakir, manayı değiştirmemiştir. Zira XI. asırda Türkmen çığını durduracak bir teknoloji hatırda da yoktur.

            Malya Ovası Savaşı, Malazgirt'in rövanşıdır dediğimde şaşkınlığa düşmeyesiniz diye Bizans ordusunun Rum, Ermeni, Gürcü, Slav, Frank, Uz, Peçenek ve Kıpçaklardan mürettep olduğunu buraya sıkıştırayım. Diyojen'in Sivas'taki Ermenilere zulmünden dolayı Ermeni askerlerin ordudan ayrılması yahut Uz, Peçenek ve Kıpçakların Alpaslan tarafına geçmesi füruattandır. Bır kısım kaynaklarda Got, Alman ve Frankların ayrı ayrı sayılması da füruattandır. Rövanşı kazanacak tarafın ayrılanları füruata, iltihak edenleri esasa dairdir. Sırası gelecek.

            Dukak'ın ruhu duymaz inşallah      

            Türkiye Selçuklularında 'Key'ler I. Gıyasettin Keyhüsrev ile başlar ve rivayet muhtelif. Farisî tesirine bağlayanlar var, Kadim halklara emniyet telkini için diyenler var, kibre yahut Bizans'a yakınlığa uzatanlar var. Var da var. Rivayet muhtelif olsa da esas bir tane: Türkmenden, yani atalarından kaçmaktadırlar.

            Sarayda, meczum muamelesi gören Türkçe'nin bir tek kelimesine ihtiyaç duyulmadan her mevzu konuşulabilir. Kastım, nasıl yapıldığını anlamadığım bir tasnifle 'resmî dil Farsça, ilim dili Arapça'dan ibaret değil. Siz anladınız. Saray jargonudur beyim, değişmez, demeyin. Karamanoğlu Mehmet Bey bir rövanştır ve manası daha derindir.

            İşte bu sarayın sultanı I. Gıyasettin Keyhüsrev, 1. saltanat döneminin sonunda, tahtı kaptırdığı Rüknettin Süleyman Şah'a karşı destek aramak için önce Ermeni kralı Leon'a, ardından kardeşleri Tuğrul Şah ve Kayzer Şah'a gider, aradığını bulamaz. Son durağı İstanbul ve İmparator III. Aleksios'tur. Hikâyenin uzun hâli daha kötüdür de ben İmparatorun evladı olduğu ve vaftiz edildiği iddia edilmiştir diyerek kısaltayım.

            'Termos' dediğimde ne alakası var demeyin, adı oradan geliyor. İskender'le birlikte giden Yunanlıların gördükleri en sıcak şehir, Termos diyorlar. Sonra, hep olduğu gibi Termos, Tirmiz oluyor. Maveraünnehir'de ve Oxus'un kıyısında bir şehir. Meşhur ve hadisçi olanıyla karıştırmamanızı istirham edeceğim Kadı Tirmizî, bu şehirden.

            I. Gıyasettin Keyhüsrev'in, İstanbul'da şeriata aykırı bir hayat sürdüğü için sultan olamayacağına dair fetva verir ve onun sultan olmasından sonra da idam ettirilir. İbni Bibi haberi böyle veriyor ve ben de size Ahmet Yaşar Ocak'tan istifade ile İbni Bibi haberleri vereceğim.

            Fars asıllıdır. 'Bütün müneccimler yalancıdır' ve annesi müneccimedir. Adını annesinden almıştır ve kendisi de babası gibi saray kadrosundandır. Hocamızın nazik üslubuyla bitireyim "... Ancak kendisinin zaman zaman tarafsızlığı elden bıraktığını da unutmamak icap eder. Mesela Babailer isyanından bahsederken zamanın bütün bürokratları gibi Türkmenlere karşı düşmanlığını gizlemeyen satırlar kullanır".

            Ahh bu sarayların Türkmen düşmanlığı.

            Gıyasettin Keyhüsrevlerin ikincisi

            Annesi Grek. Kendi dilinde ve dininde. Rivayet, kocası I. Alaaddin Keykubat'ın ölümünden sonra Müslüman olduğu.

            En fazla kıymet verdiği eşi, içkili eğlencelere düşkünlüğünün de sebebi kabul edilen Gürcistan Kraliçesinin kızı Tamara. Memleketinden papazlar, dinî tasvirler ve Hıristiyan maiyet getiriyor, sarayda kendisine mahsus bir kilisesi var. Sonradan Muineddin Pervane ile de evlenen kadının erkenden Müslüman olduğuna dair hüccetimiz, Mevlana dâhil, âlimlerle sıkı münasebetleri. Gülmeyin.

            II. Gıyasettin Keyhüsrev, Tamara için üzerinde 'güneş' ve 'arslan' tasvirleri bulunan sikke de bastırıyor. Güneş Tamara, arslan kendisi ve sembol Farisî. Şir ü Hurşid.

            Eyyubilerden Müslüman bir eşi ve üç Hıristiyan eşi daha var. Konyalı bir zengin ile bir papazın kızları ve bir Rum cariye. Bu üçünün erken veya geç, Müslüman olduklarına dair bir hüccet bulamadıkları için tarih yazıcılarımızın kusuruna bakmayın.

            Saray Bizans'a dönmüş yahut Bizans saraya yerleşmiştir. Babası I. Alaaddin Keykubat'ın zehirlenerek öldürülmesinden Sadettin Köpek'le birlikte zanlı II. Gıyasettin Keyhüsrev, aynı Sadettin Köpek'e kardeşleri, babasının veliaht ilan ettiği İzzettin Kılıçarslan ve Şehzade Rüknettin'i öldürtür, anneleri Adiliyye Hatun'u boğdurtur. Öldürtülmek sırası, devletin işe yarayacak adamlarının tasfiyesinden sonra sultanlık rüyası gören Sadettin Köpek'tedir ve o da sırasını savar.

            İsyan esnasında sarayın ahvali budur, dedikten sonra size 'sagu'muzdaki 'ödlek'i hatırlatıyor ve devam ediyorum. II. Gıyasettin Keyhüsrev, Babailer'den, Beyşehir Gölü üzerindeki Kubadabad Sarayı'na kaçar, Kösedağ Savaşı'nda idareyi Mübarizeddin Çavlı'ya bırakıp Konya'ya kaçar ve nihayet Moğol istilası döneminde de Antalya'ya kaçar.

            İçkiden yahut insanlar üzerine saldırtmaktan zevk aldığı vahşi hayvanların ısırması neticesinde ölecektir. Galip ihtimal ikisi birden.

            Ortodoksi

            'Ortho'nun 'esas, düzgün, doğru' gibi manaları var ve 'hetero' da 'farklı' demek. Alındıkları dilde, yani Yunancada 'doksa'nın 'zehap, görüş' gibi manaları olduğunu hatırlayarak ortodoksi ve heterodoksi'yi buluyoruz... da bulamıyoruz. Yani, henüz bulamıyoruz.

            Ana yol, esas mezhep, düzgün görüş. Hangisini tercih ederseniz. 'Ana', 'esas', yahut 'doğru'yu tayin edenin, önce siyasi olmak üzere her açıdan genişletilmiş manasıyla 'iktidar' olduğunu unutmuyoruz.

            Mevla, köle demektir; çoğulu mevali, yani köleler. Kelimenin etimolojisi ve semantik seyri üzerinde tartışmayacağım, fakat sizin mevla'yı asla hürlerle eşit kabul edilmeyen azat edilmiş köle gibi anlamanızda beis yok. Hür, Araptır; Fars kafasını araya sokar, Türk'e yer bulunamaz. İmam-ı Azam dahi köle çocuğu ve esir olarak kınanır. Ki İslam Ortodoksisinin, hadis külliyatı dâhil, Türklere diğer söylediklerinin yanında 'köle çocuğu' ve 'esir' ifadeleri iltifat olarak kalır.

            Mehmet Zeki İşcan'a gideceğiz. İfade bir klişe olarak 'âlim ve fazıl' şeklinde kullanılıp ilim faziletin önüne konulur. Doğrusu bu mudur? Olabilir; fakat ben M. Zeki İşcan'dan 'fazıl ve alim' diye bahsedeceğim. Zira ben onu ilminden önce faziletiyle tanıdım. O faziletli çocuk, şimdi faziletli ve kıymetli bir âlimdir. 'Selefilik' üzerine yazdığı kitabı, diline ve metoduna dair itirazlarım mahfuz kalmak üzere, akademinin ve bizim mefahirimizdendir. İftihar ediyorduk ve şimdi de istifade edeceğiz. Nakiller, esas kaynaklara atıf yapılmayarak o kitaptan. Esas kaynakları merak edenler, o kitabı okusunlar diyeceğim. De.

            "Örneğin Cahız'ın eserine aldığı bir tesbite göre bazı Araplar, damarlarında akan kanın bile farklı olduğunu, ölümlerinden hemen sonra bir Arapla bir mevlanın kanları incelenince bu farklılığın görülebileceğini iddia edecek kadar ileri gitmiştir."

            "Bir rivayete göre tabiinin meşhurlarından Nafi b. Cübeyr, namaz kıldırması için mevaliden birini öne geçirmiştir. Onun bu hareketi, arkadaşları tarafından kınanınca şöyle demiştir: 'Onun arkasında namaz kılmakla, Allah'a karşı tevazu göstermek istedim'"

            "Bu rivayete göre Ömer b. Abdilaziz Mekhul'ü kadı yapmak istemiş, fakat o bu görev talebini reddetmiştir. Mekhul, buna sebep olarak Hz. Peygamberden şöyle bir haber geldiğini göstermiştir: 'İnsanlar arasında hüküm verme işini üstlenenler, şeref sahibi olmalıdırlar.' Mekhul, daha sonra şöyle devam etmiştir: 'Ben ise mevaliyim.'"

            "Ebu Hanife, ümmetin esirlerindendir. Annesi Sündi, babası Nabati'dir. Zaten rey bidatini çıkaran üç kişidir ki hepsi de ümmetin kölelerindendir: Medine'de Rebia, Basra'da Osman el-Betti ve Kûfe'de Ebu Hanife."

            "İmamü'l Harameyn Cüveyni, Ebu Hanife karşısında Şafi'i'nin yolunun mutlak doğruluğunu, Şafi'i'nin Arap ve üstelik Kureyş'ten olmasına, bizzat onun ifadesiyle 'doğuştan üstünlüğe sahip' bulunmasına bağlamaktadır. Şafi'i, Rasulullah'ın has araplar olarak tanıttığı Ezd'dendir. Cüveyni'ye göre Ebu Hanife Şafi'i karşısında dikkate alınamaz. Zira o, Arap bile değildir, Nabati'dir."

            "Ahmed b. Hanbel'in din tarifi bu açıdan önemlidir. 'Din sadece Allah'ın kitabı, âsar, sünen, Allah'ın Rasulü, Sahabileri, tabiin, tebe-i tabiin; onlardan sonra da örnek alınan, sünneti kabul eden, âsarı koruyan, sapıklığı tanımayan, hata ve ayrılmakla suçlanmayan âlimler ile son buluncaya kadar biri diğerini teyid etmek suretiyle kabul edilmiş sağlam ve meşru haberler hakkında güvenilir şahıslardan gelen rivayetlerdir."

            'Din' kadrosu, sizin de gözünüzü korkuttu, değil mi? XIII. asırda, bizim, henüz Müslümanlıkları iki asrı bulmamış Türkmenlerimiz, işte bu ortodoksiye göre heterodokstur.

            Heterodoksi

            Malazgirt'ten, hatta Pasinler Savaşı'ndan önce de muhtelif yollarla bugünkü topraklarımıza bir Türkmen akını olduğunu biliyoruz. Malazgirt'ten ve ondan önce girenler, zaten malumunuz. Gelelim ilavelere. Yunus'un 'yukarı iller' dediği bugünkü Azerbaycan topraklarından Türkmenler inmiştir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra gelenleri sayın. Karahıtay - Harzemşah mücadelesinin harabeye çevirdiği Fergana'dan yola düşenler, Cengiz ordularından kaçanlarla birlikte yoldadırlar. Sonuna, bugünkü Suriye topraklarından 'yayla'ya çıkanları yazacağız. Gelenler arasında Karluk, Halaç, Kıpçak gibi öteki Türk boylarının da mevcut olduğunu hatırlattıktan sonra bağlıyoruz: 13. asırda ve bu kalabalık içerisinde hâlâ, ekseriyeti Maveraünnehr'in ve Horasan'ın Türkmenleri teşkil etmektedir.

            Kendilerinden ayrılıp şehre, yani iktidar muhitine yaklaşanlara, eskiden olduğu gibi 'yatuk' demektedirler. Şehirli, belki biraz da tembel manasına. Şu sözü, yaşlı Erzurumlulardan hatırlayanlar çıkacaktır: "Ovanın ekini kaypaktır, her rüzgârda eğilir." Baba İshak'ın ordusunda ova ekini yok denecek kadar azdır ve olanlar da onların en yoksullarıdırlar, fakat Gordlevski henüz sevinmesin.

            'Yatuk'tan ağır ithamı olmayan Türkmenler, devrin müelliflerince şehirlilerden şu ifadelerle tefrik edildiler: Etrak-ı bîidrak, Etrak-ı mütegallibe, Etrak-ı nâ-bak ve Etrak-ı nâpâk, Etrak-ı Harici veya Etrak-ı Havaric. Ahmet Yaşar Ocak, ilk dördünü parantez içerisinde; akılsız Türkler, zorba Türkler, korkusuz Türkler ve temiz olmayan pis Türkler diye açıklıyor. Hay hay. Beşincisinden Türkmen heterodoksisine geçeceğiz; fakat önce bir istirhamım var. Hocamızın, Kaşgarlı orada dururken 'yatuk' ifadesinden 'kin ve aşağılama' çıkarmış olmasına hep birlikte şaşıralım.

            'Etrak-ı Harici' veya çoğulu 'Etrak-ı Havaric' için hocamız yine parantez içerisinde 'isyancı, dinsiz Türkler' diyor ki o kadar değildir. Hariciler, malum, önceden izleri mevcut olsa da Hakem Vakası'ndan sonra ayrılıp Ali dâhil, sadece Müslüman öldüren, öldürmekle de kalmayan bir grup.

            Haricilik iftirasına uğrayan Türkmenlerin heterodoks, yani farklı görüşte Müslümanlıkları önce pek az iranlı ve sonra pek çok Türk Mutasavvıfın izinde, sufiyane bir Müslümanlıktır. Hepsi bu kadar, deyip geçecektim; fakat siz teferruat istersiniz. Buyurun, Ahmet Yaşar Ocak'tan: "... Türkmen babalarının telkin ettiği Müslümanlık, bu çevrelerde münhasıran sade ve hurafelere yatkın bir sufilik biçiminde görüntüleniyordu. Bu, bir çeşit halk İslamı idi ve bu halk İslamı, daha ileride tartışacağımız üzere Sünni nitelik taşımaktan çok heterodoks bir niteliğe sahipti. Çünkü bu babaların hitap ettiği Türkmen boyları, henüz sathi bir şekilde İslamlaşmış olduklarından eski Şaman inançlarını ve atalarıyla ilgili birtakım kültleri muhafaza etmekteydiler. Şehirli İran kültürünün her türlü etkisinden beride kalan ve Türkçe konuşan bu ahali; abdal, baba veya dede unvanlarını taşıyan söz konusu bu şahsiyetlerin vaazlarını heyecanla dinliyor ve söylediklerini uyguluyorlardı. Çoğu evliya menakıbnamesinde Anadolu'ya göç ettiğinden söz edilen her derviş hangi tarikata mensup olursa olsun mutlaka Horasan'dan göçme yani Horasan Erenlerinden idi?bugün artık Horasan Erenleri teriminin, IX. yüzyıldan itibaren Horasan'da meydana gelen Melamilik dediğimiz büyük bir tasavvuf anlayışının etkilediği heterodoks tarikatlara mensup ve Asya'nın değişik mıntıkalarından gelen dervişleri ifade ettiğini çok daha iyi biliyoruz."

            Bir. Hocamızın Melametilik, bizim Melamilik dediğimiz 'büyük bir tasavvuf anlayışı', bütün Türkmen tariklerine, Türkmen hayatına ve tabiatına uygunluğu sebebiyle tesir edebilmiştir. Vefaiyye ayrı bir başlık altında.

            İki. Ortodoksinin hurafelere yatkınlığı heterodoks Türkmenlerinkinden çok daha fazladır. 'İsrailiyat' başlıklı bir yazının altından kalkamam, siz üzerinde düşünün.

            Üç. Atalarıyla ilgili kültlerin muhafazası hususunda ise hocamızdan merhamet isteriz.

            Dört yok, fakat Yunus'a bir borcu herkesin ve tabii bu yazının da.

            Tarih boyunca ve maalesef ülkemizde de sıkça 'muhalif öteki'lerin uğradığı iftiraya Yunus'un, 'halka manisini saçtığı' Tapduk Baba da uğramış ve Sarı Saltuk vazgeçirinceye kadar zikir meclislerine kadınları dâhil etmelerinden hareketle kızlarını, karılarını, kız kardeşlerini misafirlerine de komşularına da ikram ettikleri yazılabilmiştir.

            Türklüğün, bu iftiraya, Azerbaycan'daki Gah'tan Makedonya'daki Üsküp'e kadar birçok şehirde Yunus için makam kurup mezar kazarak cevap verdiğini kaydedelim ve yazı borcunu ödemiş olsun.

            Bizimki, yahut en azından benimki dursun. Huzur'a götürecek, Yunus'a borcumdan daha kıymetli neyim var ki?

            Vefaîyye

            Anadolu ile Horasan aynı manaya gelir hocam. İkisi de güneşin doğduğu yer veya yön demektir. Birincisi Yunanlıların, ikincisi İranlıların eski dillerinden. Eski Yunan'ın Anadolu'su, bugünün Nevşehir'ine kadar bile varmıyordu. Dolayısıyla Türkmen çığı 'Anadolu'ya gelmiş değildir. Güneşi Horasan'dan doğanların gelişi, manaları beraber olmak üzere İklim-i Rum veya Diyar-ı Rum'adır.  Anayurt  Anadolu, sonranın işi. Doğru mu, yanlış mı diye bana sormayın.

            Horasan'da yahut daha iyisi Geyikli Baba'da duralım. Geyikli Baba, kendisi hakkında malumat isteyen Orhan Gazi'nin adamlarına, "Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebul Vefâ tarikinden" diye cevap verir. Bu cevap, şeyh Edebalı dâhil, Osmanlının kuruluş dönemi dervişlerinin neredeyse tamamını teşmil eder. Yeniçerilerin, kuruluşlarına yetişemeyen Hacı Bektaş'a nisbet edildiğini ve Hacı Bektaş'ın da Baba İlyas halifelerinden olduğunu ilave edelim. Türkmenlerimiz, kırılmakla tükenmemiş ve kurmaktan yorulmamışlardır.

            Üstteki paragrafta aşağıdan yukarıya gittik ve şimdi yukarıdan aşağıya gelme sırası. En yukarıda Muhammed Şembeki var. Seyyid Muhammed bin Muhammed Aziz el Bağdadî onun müridi ve Ebul Vefâ künyesini de ondan alıyor. Tacül Arifin unvanı daha sonra. Demek ki künye ve unvan dâhil, ismi, Ebul Vefâ Tacül Arifin Seyyid Muhammed bin Muhammed Aziz el Bağdadî. Kürt. Siyadetnamelerdeki yeri elbette kabulümüzdür ve elbette seyyiddir. Kürtlüğü anasından, anadilinden ve o dilin konuşulduğu muhitinden geliyor. Müritleri de Suriye'nin Türkmenleri ile Kürtleri. Sizin için bir kıymeti varsa not edin: Batu, Türkmanî, Turhan, Tekin, Belikısa gibi isimleri olan halifelerinden hareket ederek ve Arap müelliflerin zikrettiğimiz mahallerdeki göçerleri ifade için 'Kürt' dediklerinden bahisle Kürtlüğüne itirazlar var.

            Dede Garkın, Ebul Vefâ'nın halifesi ve Baba İlyas da onun halifelerinden. Ebul Beka Baba ilyas bin Ali el Horasanî. Çok büyük ihtimalle Elbistan'da yaşayan Dede Garkın, Baba İlyas'ı, halifelerinden dördünü de maiyetine katarak irşad ile vazifelendiriyor. Baba ilyas, Amasya'da ve Çat köyündedir. Onu şimdilik orada bırakıp devam edelim.     

            'Sünnî Tarikat' ifadesi üzerinde uzun uzun tartışmak lazım ama şimdi değil. Esat Coşan'ın dipnotlarından birinde Vefâiliğin Rıfaiyye'den ayrı bir mahiyet taşımadığı ve onun içinde eritildiği öne sürülür. Pek o kadar değilse de Muhammed Şembeki ve Ebul Vefâ birer Sünnîdirler ve Vefaîlik kuruluşunda muhakkak ki Sünnî bir tariktir. Ahmet yaşar Ocak'ın '(Vefaîliğin) göçebe Türkmen kabileleri arasında heterodoks bir mahiyet aldığı görülmektedir' ifadesini, 'Türkmen tabiatına uygun hâle gelmiştir' şeklinde okuyun.

            'Baba' larımız

            Zorluğunu göze alarak Alevilik'ten başlamam lazım. Peygamberimiz zamanında mevcudiyetleri tartışmalı olsa da ilk üç halife döneminde 'Ali Şiası' adıyla mevcudiyetleri kesindir. Ali şiası, yani Ali taraftarları. Ali'den sonra, önce soyundan gelenlere, ardından onların taraftarlarına 'Alevî' denilmiştir. Bidayette Alevilik, bir nisbetten ibarettir. Ali soyundan olmadıkları hâlde soyunu ona bağlayanlar ile taraftarlarını da unutmuyoruz.

            Birinci Alevilik buydu ve ikincisi 'tarikat'a dair. Müsamahanızı burada istirham edeyim. Meşhur galata riayet ile 'tarikat' demek yerine 'tarik' demek hoşuma gidiyor. Aslında 'yol' demek daha çok hoşuma gider de 'meramı ifade' sıkıntısı malum. Tarikler umumiyetle silsilelerini Ebubekir yahut Ali'den başlatırlar ve Ebubekir'den başlatanlara Bekrî, Ali'den başlatanlara Alevî denilir. Bu kadarcık. En azından tariklerin erken döneminde cehrî yani açık zikir yapanlar ile hafî yani gizli zikir yapanların farkından Alevîlik ve Bekrîlik tesbit edilebilmiştir.

            Geldik üçüncüsüne; Alevî komşularımıza veya 'meşhur' Alevîliğe. Meşhur Alevîlik, XIII. asrın hercümercinden doğmuştur. Kimilerine göre Şah'ı, kimilerine göre de XIX. asrı beklememiz lazım. Şeceresi o asrın dedelerine, babalarına dayanan ocaklara elbette ve ziyadesiyle hürmetimiz var, lakin hiçbirisi bugünkü ve meşhur manasıyla Alevî değildirler ve o adla da anılamazlar.

            Buradan ayrılmadan iki ilave yapmam lazım. Birincisi, Vefaî dervişleri üzerindeki 'İsmailiye' tesirine dair iddialar fena hâlde zorlamadır ve hiçbir inandırıcılıkları yoktur. İkincisi, İlyaslı İshaklı Babailik, ne öncesinde ne de sonrasında bir tarikin adı olmamıştır. İsyancı zümreye verilen isimdir ve zümreleri liderlerine nisbetle anmak, eski bir geleneğimizdir. Burada tecrübe de konuştu efendim, Türkeşçileri hatırladınız mı?

            Bu yazının şu satıra kadarki taslağından kısmetse yayımlanacak olanın iki katı paragraf çıkardım. Ecdat için ne kadar kolaymış ve benim için ne kadar zor Malya Ovası'na ulaşmak.

            İsyana tekaddüm eden günlerde, Vefaî Şeyhi Ebul Beka Baba İlyas Horasanî Amasya Çat köyünde; halifelerinden Baba İshak Adıyaman - Samsat - Kefersud'dadır. Ve yalanlar çoktan başlamıştır.

            Baba İlyas'ın nübüvvet iddia ettiği yalanını artık kimse ciddiye almadığı için üzerinde durmaya değmez.

            Rafızîlik iddiasına geldiğimize göre, Ahmed b. Hanbel'in, 'Ortodoksi' başlığımız altındaki 'din' tarifini tekrar hatırlayınız lütfen. O kadar geniş bir 'din' kadrosu içinden bunu söyleyenler muhakkak çıkacaktır ve hesapları mahşerdedir. Neyse ki bu iddia da ilim muhitlerinde artık ciddiye alınmıyor. Muhitin muhiplerinden biri olarak reyimi söylememe izin verirseniz babalarımız 'temiz müminler'di diyeceğim.

            Mehdilik kısmında işim zor. Karşımda bütün azametiyle Ahmet Yaşar Ocak duruyor. 'Vefâiyye' başlığı altında Geyikli Baba'dan ve Edebalı'dan bahsetmem boşuna değildi. Kanaatim odur ki Baba ilyas'ın Mehdilik iddia ettiği doğru olsaydı, bir asır sonra dahi Türkmen Kocaları kendilerini ona nisbet etmezlerdi. Tesbit edilebilen hiçbir halifesinden böyle bir iddia sadır olmadığı gibi; Babailerin propaganda için istifade ettiği, Türkmen muhitlerinde faaliyet gösteren nüfuz ve tesir sahibi Kalenderî, Yesevî, Haydarî tariklerine mensup Türkmen babalarının da iddianın mevcudiyetine işaret eden bir şahitlikleri yoktur.

            Hacı Mübarizeddin'in, 'insanüstü kuvvetlere sahip ilahi bir varlık olmadığını göstermek' için parçalara ayırıp surlara astığı cesedinin, gece olunca müridler tarafından alınıp defnedilmesi de hiç kimseyi mehdilik iddiasıyla kandırmadığını gösterir. Ve biliyoruz ki saraylı iktidarların elleri altında daima 'Rafızî', 'Yalancı Peygamber', 'Sahte Mehdi' ithamları mevcuttur.

            Geldik sonuna. Türkmenler, Baba İlyas'ın Hızır olduğuna inanmışlar mıdır? Cevabım, tereddütsüz evet. Nereden mi biliyorum? Annemden. Âlim miydi? Yoo, okur-yazarı bile yoktu ve sadece türktü. Ondan sokağa dair aldığım ilk derstir: "Mustafa'm, sakallı bir ihtiyar gördüğünde iyilik et, ola ki Hızır Aleyhisselamdır." Annem ve soydaşları, 'kıyafetine bürünme', yahut 'donuna girme' hususundaki inançlarını, İslamiyeti kabullerinden sonra da muhafaza etmişlerdir. Yalnız, dikkat ediniz; Hızır, katiyen 'Hızır' olduğunu söylemez. Annemin yalancısıyım.

            Baba İshak için sadece bir cümle. Halifesidir ve Baba İlyas'tan ayrı düşünemeyiz.

            İsyan

            Babailerin Sünnî kesime karşı herhangi bir hareket ve saldırılarının bahis konusu olmadığı, ortodoksiye dair hiçbir polemik ve tartışmanın vuku bulmadığı tarihen sabit. Ancak Saray'ı, raşid halifelerin yolunu terk ile suçlamalarından da o günkü 'meşhur' manasıyla Sünnî oldukları neticesine varılamaz. Öncesi ve sonrasıyla tarihî maceralarını takip ederek vardığım kanaat: Sünnî olmadıkları yahut Ebu Hanife'yi tedai ettirmek üzere sünnete riayet usullerinin ve cemaat tariflerinin kendilerine mahsus olduğu.

            İsyanın 'emperyalizm'e karşı 'Anadolu'da yapılan ilk ihtilal olduğu yolundaki değerlendirmede, Marksist şablona uygunluk dışında doğru yoktur. 'İmperium'dan gelen, onların kafasındaki 'emperyalist'in bizatihi Türkmenin kendisi olduğu hakikati bir yana, Türkmeni kim sömürebilir, beyim? Lazım olanı isteyin versin. Tabii, benim bu beyanım da Türkmenler için iktisadi zorlukların mevcut olmadığı manasına gelmez. Fukara Kürtler için Vefaî nisbetini de hesaba katarak, Ekradın ve Nasaranın fukara zümrelerinden isyanın bir ölçüde destek gördüğünü söylemek mümkündür.

            Ahmet Yaşar Ocak, kendi kanaati olarak: "(İsyanın) ...Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nda vuku bulan 1153'teki Oğuz isyanı ile karşılaştırıldığında asıl mahiyeti anlaşılmış olur" dedikten sonra devam ediyor:  "Çünkü Babaî isyanı da tıpkı bu Oğuz isyanı gibi, temelinde devleti kuran esas tabakanın, onu ele geçiren ve bütün nimetlerinden faydalanan yabancı(İranlı)laşmış bir hükümete duyduğu nefret hissinden kaynaklanır."

            Hocamız, nefret hissini hep Türkmenlere yüklüyor ve  ...emeğinize hürmetimi kabul ediniz hocam dedikten sonra size dönerek devam edeyim: Nefret hissi Türkmende değil, Malazgirt'te yenilenlerdedir ve onlara benzeyeceğimiz yahut bu topraklardan kovulacağımız günden önce tükeneceğine dair emare dahi yoktur.

            Malazgirt'te yenilen herkes Saray'ın, bazı 'yatuk'ların, biraz Arap ve birazcık da Kürdün ilavesiyle ya Malatya'da, ya Kayseri'de, ya Amasya'da ya da Malya Ovası'nda Türkmenlere karşı ok atmış, kılıç sallamıştır.

            Geldik 'sevinmesin' dediğim Gordlevski'ye. Bu ünlü Rus Türkoloğu, Babailer İsyanının Selçuklu feodalizminin zulmüne karşı geliştirilmiş bir köylü ayaklanması olduğunu vurgular. Vurgulasın, artık ehemmiyeti yok, fakat üstünden gideceğimiz şu güzel cümle onun: Köy, kente yürüdü.

            Ahmet Yaşar Ocak: "Konar - göçerler kente yürüdü" diyerek tashih eder. Tashih haddim değil ve benimki tashih de değil: Aslında 'Yurt' Saray'a yürüdü.

            Tahtı yıkacak ve yerine atın örtüsünü serecektik. Olmadı. Yenildik.

            Malya Ovası

            Muasır kaynaklar, isyanın Baba İshak tarafından Maraş ve Elbistan mıntıkasında girişilen faaliyetlerle başladığını haber veriyor. XV. ve XVI. asrın, kendilerinden eski kaynaklara dayanan kayıtları ise ilk teşebbüsün Sultan'dan geldiğini belirtiyorlar. İkincilere göre Sultan, isyana girişeceğinden şüphelendiği Baba İlyas'ın üzerine askerlerini saldırtmıştır. İsteyen istediğine inansın, kıymeti yok. Yurt'un, yani çadırın saraya yürümesi mukadderdir, sultan erken davranmış diyelim. Baba İlyas, Amasya Kalesi'ne sığınır.

            1240 yılının 1 Ağustos'unda, Baba İshak'ın Kefersud'dan kopardığı Türkmen çığı, Adıyaman'ı, Gerger'i, Kâhta'yı yıkar ve Malatya'ya doğru ilerler. Malatya Valisi'nin Selçuklu askerleriyle manastır'dan aldığı yahut Hıristiyan ahaliden topladığı kuvvetlerden tertip edilmiş birlikleri, çığın karşısında duramaz. Vali, Germiyanlılardan ve Kürtlerden yeni birlikler teşkil eder; tekrar yenilir.

            Çığın öncüleri Sivas'ı yıkar. İğdişbaşı Hurremşah ve şehrin üst katının bazı mensupları savaş meydanında 'zayi'dir. Avşarlar ve Çepniler, Tokat yolunda çığa dâhil olurlar.

            Tokat geçilir ve II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kubadabad'a kaçar. Mübarizeddin Armağanşah'ın başında olduğu Selçuklu ordusu, Amasya Kalesi'nde Baba İlyas'ı bastırır ve parçalara ayrılmış cesedi surlara asılır.

            Aynı Amasya'da Türkmenler, Mübarizeddin Armağanşah'a yetişir, ordusunu yener, kendisini öldürürler. Keyhüsrev'in yardıma çağırdığı Erzurum Garnizonu birlikleri, Kayseri yakınlarında Ziyaret adı verilen bölgede Türkmenlere yenilir. Amasya'da ve Kayseri'de Selçuklu ordusunda veya Selçuklu ordusuyla birlikte savaşan Ermeniler de kırılırlar.

            Türkmenler, hedef Konya olmak üzere Kırşehir istikametinde ilerlemeye devam edip Malya Ovası'nda toplanmışlardır. Şimdi biraz müsaade.

            Yahya Kemal: "Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı" der ve Osman Turan da ordu milleti müşahhas olarak bize gösterir. Hocam, Malya Savaşı, ordu milletin en son meydan muharebesidir. Türkmenler, bütün mevcutlarıyla, yani kadınları, çocukları, çadırları, heybeleri, çıkınları, atları ve davarlarıyla birlikte oradadırlar.

            Selçuklu ordusunda Türkmen çığını tanımış ve ona hürmetini henüz tamamen kaybetmemiş, onunla savaşa gönülsüz 'yatuk'ların yanında Araplar, Kürtler, Gürcüler, ve Franklar. Ordunun yönetiminde, Ahmet Yaşar Ocak'ın galiba Frederic dediği Fardahala, Behram, Şir. Fardahala ve Frankları, ordunun en ön safında haç çıkarırlar.

            Türkmen, bu defa zırhları delemez ve çığ, o zırhlarda erir. Haçlı Frankların çelik zırhları sayesinde savaşı Selçuklu ordusu kazanmıştır. Ödlek Sultanın Franklara mükâfatı üç bin altın, Malazgirt'in rövanşına ilavedir.

            Keyhüsrev'in öldürdüğü Efrasiyab'ı da melalimize dâhil edip şimdi ağlamıyorsak, çok değil, altmış sene sonra yine bir otağdan ve yine bir atın örtüsünden çıkaracağımız Devlet-i Aliye tesellisindendir. Oradaki akıbetimizi soranlarla kavga ederim, haberiniz olsun. Hiç sırası değil.

            Yazıcızade Ali'nin Selçukname'sinden: "Üç yaşında oğlancıklardan gayrı kimse diri komadılar. ...ve Havaric'ün avrat ve etfalini hums-ı hâss ifrazından sonra çeriye kısmet ittiler."

            Bu kadın ve çocuklar, Kefersud'dan Malya Ovası'na kadar bir tek avradı  yahut bir tek tıfılı incitmeyen Türkmenlerin avrat ve etfali.

            Ebul Ferec insaflıdır: "Daha sonra Araplar da bunlarla beraber hareket ederek Türkmenleri çevrelediler ve hepsini kılıçtan geçirerek mahvettiler. Bunlardan erkek, kadın, çocuk, hayvan, velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamadı."

            Son: Horasan'dan beraber geldikleri güneş, 1240 yılı Kasım ayının belirsiz bir günü Malya Ovası'nda, atları, davarları, kadınları, çocukları dâhil, Türkmen cesetleri üzerine son defa, hüzünle doğar.
Yazarın Son Yazıları
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.