Bir fısıltıyla geldi Eylül...

Saçların vardı
Saçların
Uçlarından yıldızlar dökülürdü
Bakınca bir taraftan
Mehtabın ziyası görünürdü

Kaşların vardı
Kaşların
Ayın son gecesi gibi ipincecik
Uzak hayallerimizi karıştırınca
Bir hilali hatırlatırdı

Gözlerin vardı
Gözlerin / Ki hülyalı bakardı
Her bir geçişinde / Martılar
Hayale dalardı

Bir yüzün vardı
Bir yüzün
Söz edince geçmişten gelecekten
Her yanı hüzünle dolar
Her yandan hüzün boşalırdı

(Bir Eylül Şarkısı-“Ay Düşleri’nden - İ.Bingöl)


Zaman akıp gidiyor ve biz; zamanın bizde bıraktığı izlerle baş başa kalıyoruz. Zamanı durduramamanın çaresizliği içinde hem de... Ve şimdiye kadar bunu başarmış bir cihangir ise dünyaya ayak basmadı. Bundan sonra da imkânsız bu söylediğimizin gerçekleşmesi… İşte bu dur durak bilmeyen, her an çözülüp, değişip, yeni bir vakte ayak basan, yeni olaylar doğuran, bizi yeni güzelliklerle, yeni dostlarla, hüzünler ve acılarla tanıştıran zaman, hükmünü yine icra etti ve bu yıl da bizi Eylül’e taşıdı.

Yine bitmez tükenmez fısıltıyla geldi eylül... Saçımıza başımıza karıştı gazel... Sokakları istilâ eden yaz ıssızlığının yerini, eylülün canlılığı, doluluğu, hareketliliği ve hüznü aldı.

Bazı zamansız gelen konuklar gibi, çoğu zaman eylül de zamansız düşer toprağımıza... Her yıl, bir öncekinden daha çabuk geldiğini sanırız. Halbuki o, dünya kurulalı beri, hep vaktinde gelir. Bizse, havadaki sıcaklığa, yapraklarını vermemekte direnen ağaçlara bakarak, eylülün bu yıl da yine vakitsiz geldiğinden söz açarız.

Fakat o, yine yapacağını yapar ve biz yazdan kalan üç beş sıcak günle avunmaya çalışırken, gücünü, kuvvetini ve geldiğini etrafa göstermek için; eser, savurur, toz duman içinde bırakır ortalığı...

İşte o an, daha iyi anlarız, duygu dünyamızdaki, daha doğrusu şair ve yazarların dünyasındaki yeri bambaşka, kendine has olan eylül ayı ve de hazan mevsimi gelmiştir. Ve anlayışsızlığımıza kızarak, gösterdiği davranışla bize sitemler yağdırmaktadır. Lisan-ı hâliyle "Anlayın artık ben geldim." dercesine...

Bazen de, amansız acılarla düşer koynumuza eylül... Hayatın ona benzeyen bölümünü yaşayan birilerini ve tabii başkalarını da alır götürür aramızdan... Ama ne hikmetse, şuârâya mensup olanlar, yani şairler bu gidişlere, daha çok eylül ayı gelince kayıt düşmüşlerdir. Yoğun bir hatıralar demeti bu ayda daha çok başlarına üşüşünce, onlar da şiirin efsunlu güzelliğine kapılmış yüreklerini, yine onun havasıyla teselli etmeye çalışmışlardır. Yazarak rahatlamak ve belki de yazarak geleceğe bir şey bırakmak için olsa gerek.

Onlar bu ayda, kalplerinden geçeni mısralara döküp, güneşin solan güzelliği ve yazdan kalan günlerden söz ederken, hüznü çağrıştıran sarı ve solgun yapraklara mısra dizerken, başkaları için eylül, kışa hazırlık ve bir takım tedbirlerin alınacağı aydır.

“Şair ve yazar takımı, birçok şeyi bahane edip, yazdıkları gibi, eylül de yazmaları bir için bir bahanedir.” şeklinde düşünebilir bazıları... Onlar nasıl düşünürse düşünsün, böyle bir meşgale için zaman harcamak pekte kötü olmasa gerek. Şair Cahit Külebi, Türkçe’nin o eşsiz kullanıcısı da buna inandığı için yazmış ya "Güz Yorumu" adlı şiirini:
“Hava bugün de bulutlu
Rüzgâr daha serin esecek.
Bütün insanlar umutlu,
Şairler mahzun gezecek.

Yağmur yağacak ince,
Muşambalı kışlar görülecek.
Ağaçlara, çocuklara gelince,
Bir karış büyüyecek.

Şairlerin ateşi, âşıkların
Belki bin dereceye yükselecek.
Cahil kızlar (küçük kediler),
Çocuklar üşüyecek.

Bu şiiri yazan, caddelerde
Seninle baş başa yürüyecek.
Gelip geçenler, yağmur altında
Bu adam tek başına ne geziyor, diyecek.
Yapraklar yollara dökülecek.”
Ne yazık ki, çocuklara ve kuşlara da çok tesir eden bir aydır eylül ve sonrası... Biri bahçelerini yitirecektir ve tabii oyunlarını da... Bir diğeri ise; büzülüp kalacaktır sokaklarda ya da bulabildiği bir kovukta... Ve onlar, üzülmesini de beceremeden, yine yapacağını yapacaktır eylül... Çağrışımları derin, anlatacakları çok olan eylül... Hilmi Yavuz'un mısralarıyla...
“eylül... kırılgan mevsim!
canı hançeri güzün
dağılırdı kalbimde
birden gecenin ve gündüzün
perdesiyle örtülürdünüz
tenhayla ve tül
dolardı içim... eylül!”
Halbuki sadece eylül mü unutuluştur, terk ediştir, aldanıştır, aldatıştır, bırakıp gitmedir, ötelere uzanmadır. Elleriyle gölgeleri kavramadır. Ve acıdır. Ve hüsrandır. Ya diğerleri… Diğer mevsimler?

Şair Özdemir İnce'nin mısralarıyla;
“Çünkü hayatın dört mevsimi
Ve dört fatihi vardır,
Hepsi ölüme ötekinden yakındır.”
Ah biz ki nice eylüller yaşadık... Bilemedik yine de kıymetini... Sadece onun mu? Hangi ayın... Hangi günün, hangi anın kıymetini bildik ki... Gerektiği gibi, ne insana kıymet verebildik, ne de zamana... Her ikisi de, ancak gidince, elimizden uçunca, arkalarından yalnızca ağlamayı becerebildik. Gelmeyişlerine... Gelemeyecek oluşlarına...
Eylülün geldiğini fark edip, onu çağrıştıran keder musikilerine kulak verirken içimize düştü bu melânkoli… Ve sonrasında dilimizden dökülen cümleler işte böylesi bir anlatıma dönüştü. Ama istiyoruz ki, eylülün getirdiği hüzün için değil, sevginin büyüsü ve fedakârlığı için yazılmış bir şiirle bitsin Eylül için yazdığımız cümleler… Okuyun ve "Armağan" edin sizde Şükran Kurdakul'un bu şiirinde geçenleri sevdiklerinize...
“Bunca yıl çok ışık birikti avuçlarımda
Senin olsun
İsimler sevgi dokuyan ellerimden
Bunca yıl şiirin, kardeşliğin, kavganın
Has bahçelerinde yarattım bu gerçeği.
Sabrım senin olsun
Aşkım senin olsun

Acıların sütüyle büyüttüğüm umutlar
Mahpushane avlularında boy verdi.
Dolunay menekşelendi kirli, kara camlarda
Her görüşte yeniden vurulduğumuz ana evren
Üzgünlüğe boyadı saksımdaki çiçeği
Senin olsun.

Biz ki acılar döneminden
Ellerimizi kirletmeden geçtik
Direncim senin olsun
Sevgim senin olsun.”

19.09.2010 01:26:00